Türkiye-Iran Kara Sınırı: 534 Kilometrelik Bir Yolculuk
Hayatımda pek çok şey oldu, ama bazı anılar var ki, zaman geçse de her biri bambaşka bir şekilde aklımda kalıyor. Kayseri’nin sakin sokaklarında, annemin en sevdiği kahveyi içerken ya da akşam yürüyüşlerine çıktığımda, gözlerim birden uzaklara, İran sınırına kadar uzanıyor. Evet, İran’a. 534 kilometrelik o kara sınırını düşündüğümde, içimde bir sıcaklık hissediyorum. Bazen bir yolculuğa çıkmak isterim. Sadece 534 kilometre. Bu mesafe birilerine kısa, belki de anlamsız gelir; ama ben, bu sınırı, bu mesafeyi her zaman biraz daha derin hissettim.
Hayal Kurduğum O Yolculuk
Bazen gece yatağımda mışıl mışıl uyumadan önce, gözlerimi kapar, Türkiye’nin İran sınırında bir yürüyüş yapmayı hayal ederim. Kim bilir, belki bir gün gerçekten giderim diye. 534 kilometrelik bu sınırda yürürken, rüzgarın yüzüme vurduğunu, taşların altından seslerin geldiğini, biraz soğuk ama her şeye rağmen huzurlu bir atmosferi hayal ederim. O an ne olursa olsun, bir şeyler değiştirecekmiş gibi hissederim. Ama tabii, sadece hayallerimle yetinmek zorunda kalırım, çünkü bu sınır yalnızca bir kara parçası değil, aynı zamanda çeşitli duyguların ve düşüncelerin birleşimi.
İçimde hep bir çekişme var. Gerçekten o sınırda, o 534 kilometrelik mesafeyi aşmak, bana ne hissettirecek? İçimdeki küçük sesler birbirine girer, bir yanda heyecan, diğer yanda kaygı. Bir yanda “Ne de olsa bir sınır, geçilebilir bir mesafe,” derken, diğer yanda “Kim bilir, belki de geçmenin ne kadar zor olduğunu, orada yaşananları ne kadar anlamadan geçmeye çalıştığını…” diye düşünürüm.
Bir Anı, Bir Hikâye
Bir gün, Kayseri’nin köylerinden birinde dolaşırken, yaşlıca bir amca ile karşılaştım. Amca, bana her zaman olduğu gibi çok şey anlattı. Gözleri, adeta binlerce kilometreyi anlatacak kadar derin bir hüzünle doluydu. O zaman fark ettim; sınır sadece bir mesafe değil, insanların ruhlarında iz bırakan bir şey. Amca, yıllar önce İran’a göç etmiş birinin anlatacaklarını, memleketini terk etmiş birinin gözlerinden okuyarak biriktirmişti. “Türkiye’nin sınırını geçmek, çok daha fazla şeydir,” dedi. O an, 534 kilometrelik mesafeyi sadece bir kara yolculuğu olarak değil, bir insanın duygusal bir yolculuğu olarak düşündüm.
İran’a gitmek için sınırı geçmenin anlamı çok farklıydı. Sadece bir sınır değil, o mesafe, kaybolan bir kimliğin, unutulan bir geçmişin, zoraki terk edilen bir yerin izleriydi. İçimdeki o kayıp ve hüzün, hemen hemen her adımda beni takip ediyordu. “Sınırları aşmak, her zaman zorlu bir mücadeledir” diye düşündüm. Bir ülkeden bir başka ülkeye geçmek, hayatta birkaç adım ilerlemek gibidir ama bu yolculuk bazen ruhsal bir mücadeleye dönüşebilir. Çünkü 534 kilometrelik bir mesafe, her adımda insanın geçmişinden bir şeyler bırakmasını da gerektirir.
Bir Anlık Hayal Kırıklığı ve Umut
Bir gün, bu hayalini kurduğum yolculuğun gerçek olamayacağını düşündüm. İran’a gitmek, bu kadar basit bir karar olamazdı. İçimdeki hüsran, bana her şeyin ne kadar karmaşık olduğunu hatırlattı. Ama sonra, kendimi teselli etmeyi bildim. Bir sınır, insanı sadece dışarıdan sınırlamaz; o sınır içindeki duyguları da etkiler. İçimdeki umutlu ses, hayal kurmanın ne kadar değerli olduğunu, her sınırın sadece bir geçiş noktası olduğunu hatırlattı. Kim bilir, belki bir gün o sınırı geçerim, belki geçemem; ama bu 534 kilometrelik mesafe bir hayal olarak kalmaya devam etse bile, yine de bana bir şeyler kazandırır.
İran’ın sınırına bakan o dağlar, rüzgârın hışırtısı, toprakların kokusu, Türkiye’nin ve İran’ın birleştiği o noktadaki sessizlik… Bunlar benim ruhumu saran şeylerdi. Bu sınır, geçebileceğim bir şey değil, ama aynı zamanda hayal edebileceğim bir yerdi. O dağların arasında kaybolan insanlar, geçmişte bıraktıkları izler ve belki de birbirlerinden hiç bir zaman ayrılmamış olan iki kültür… Bunlar, sınırın ötesindeki gerçekliği benim duygusal bir yolculuğum olarak şekillendiriyor.
Sonuç: 534 Kilometre, Bir Anlam Arayışı
İran ile Türkiye arasındaki 534 kilometrelik kara sınırını düşünürken, bir yanda bir sınırın anlamını tartışırken, diğer yanda 534 kilometrelik mesafede kaybolmuş bir insanın ruhunu düşünürüm. Bu mesafe, fiziksel bir yolculuk olmaktan çok, insanların geçmişiyle, yaşadıklarıyla, terk ettikleriyle ve umutlarıyla şekillenen bir anlam arayışına dönüşür.
İçimdeki genç, hayatı anlamaya çalışan bir ruh, o 534 kilometrelik sınırda çok şey bulur. Çünkü her mesafe, bir adım daha atılmadan önce bizi düşünmeye iter. Bir sınır, bir mesafe, belki de bir hayatın ne kadar kısa olduğunu hatırlatır. Hayal kırıklığına uğramış, ama umutlu bir şekilde yolculuğa çıkmak… İşte bu sınırın bana kattığı bir şey. 534 kilometre belki de geçebileceğimiz bir yolculuk değildir, ama zihnimizde ve duygularımızda asla bitmeyecek bir yolculuk başlatır.
Bugün Kayseri’nin sakin havasında bir sabah, 534 kilometrelik mesafeye bakarken, yüreğimdeki bu duygularla birlikte biraz daha umutlu hissediyorum. Çünkü belki de her sınır, sadece bir mesafe değil; aslında kendini keşfetme yolculuğunun başlangıcıdır.